KÖŞE YAZILARI

  • Anketler Seçim Sonuçlarını Ne Kadar Görüyor? / Tolga AKPINAR

    Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla yeni bir trend oluşmaya başladı; anketler üzerinden seçim sonuçları tahmini. Elbette ki anket meselesi çok öncesinde vardı; fakat sosyal medya sayesinde kazandığı yayılma hızıyla geniş kitlelerde görünürlük ve etki kazandı. Öyle ki CHP Genel Başkanı Özgür Özel anketleri kaynak göstererek kendilerini ülkenin birinci partisi ve tartışmasız potansiyel iktidar adayı olarak ilan etmekten geri durmuyor. Peki anketler gerçekten geleceği mi görüyor?

    Merhum Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Türk Siyasetine miras kalan çok önemli sözleri vardır. ‘’Dünkü Güneşte bugünkü çamaşır kurutulmaz’’ cümlesi basit görünse de derin mesajlar içeren cümlelerinden biri. Demirel’in işaret ettiği gerçek, anketler konusunda da karşımıza çıkıyor. Tamamen doğru olduklarını kabul etsek dahi anketler seçim dönemini ya da sandık aşamasını değil bugünü anlatıyor. Bu realite Türkiye’de son genel seçimlerde de tecrübe edildi. Eğer pandemi sonrası dönemin kayıtlarını, 2020-23 ilk ayları arası anketleri incelerseniz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhalefet adayına karşı şansı olmadığına inanacağınız anket sonuçlarıyla karşılaşmanız muhtemeldi. Muhalif kamuoyu anketlere o kadar güveniyordu ki, adeta ‘’aday’’ değil bir sonraki cumhurbaşkanını belirlediklerini düşünüyorlardı. Fakat seçim sathı mahalline girildikçe değişen hava ile sonuç beklediklerinin tam aksi oldu. Özellikle pandemi sonrası yaşanan ekonomik buhran, soğuma ve durgunluğun etkilerini silmeye yönelik ‘’düşük faiz/yüksek para dönüş hızı/yüksek istihdam’’ politikası yan etkisi enflasyona rağmen piyasalara olumlu etki etti. Neticede 2023 Seçimleri formaliteden ikinci tura kalan; ama ilk turda Cumhur İttifakı lehine biten bir seçime dönüştü.

    Aslında anketlerin durumu sadece bizde değil, Dünya’da da benzer şekilde. 2016 ABD Seçimlerinde ne Jeb Bush ile Bush ailesinin doğrudan katıldığı cumhuriyetçilerin ön seçimlerinde ne de Hilary Clinton’a karşı genel seçimlerde Donald Trump’a şans verilmiyordu. The Economist dahil bütün büyük yayın organları ABD’nin ilk kadın başkana hazırlandığını kapağa taşıyordu. Clinton’ın ABD’nin en büyük umudu olduğu yazılıyor, seçimi kazanmış gibi nasıl bir toparlama programı yapacağı tartışılıyordu ; zira seçime saatler kalan yapılan anketler bile Clinton’ı ABD Başkanı ilan etmişti. Sonuç benzer şekilde anketlere güvenenler adına hüsrana döndü. Trump ezici bir zafer kazandı. Yine ABD Seçimlerinde; seçim sathı mahalline girilmeden yapılan anketlerde partilerinin ön seçimlerinden birinci çıkan adayların ön seçim dönemi adının bile duyulmadığını görüyoruz. Örneğin; South Bend belediye başkanı Pete Buttigieg 2020 yılında ABD Başkan aday adayı olmuştu. Eşcinsel bir eski deniz piyadesi olan ve adaylığın güçlü favorisi gibi görülen Buttigieg sandık yaklaştıkça etkisizleşti ve Joe Biden’a destek açıklayarak adaylıktan çekildi. Biden Döneminde Ulaştırma Bakanı olarak kariyerine devam etti.

    Elbette ki anketleri görmezden gelelim, yok sayalım, umursamayalım değil. Bize önemli veri setleri sunabilir; ama resmin tamamı değil parçası olarak görülürse. Demirel’in yazının girişini yaptığımız sözünün işaret ettiği üzere siyasette sadece bugünkü verilerle yarın okunmaz. Sandığın psikolojisi farklıdır, ekonomisi farklıdır, sosyolojisi farklıdır, sandığa giden seçmenin pusula başındaki hisleri bile farklıdır. Kaldı ki daha farklı rakamları da değerlendirmeye katmak mühim. Eski Merkez Bankası Baş Ekonomisti Hakan Kara 20 Şubat 2026’da attığı twitinde buna değiniyor. Tüketici Güven İndeksinin %87,5 civarına geldiğini belirten Kara, bu yüzdenin 90’ı geçtiğinde iktidar partilerinin genelde seçimi kazandığını vurguluyor.

    Merhum Demirel ile açtık, yine öyle kapatalım. Demirel’in bir diğer ünlü sözüdür; “Siyasette 24 saat çok uzun bir süredir”. 2027 sonunda ya da 2028 ortasında yapılması ön görülen seçimler için bugünden konuşmak biraz farazi. Hele ki etrafımızda ciddi ateş çemberi varken. Ama şahsi siyasi okumam bana şunu gösteriyor; ülkemiz adına Allah korusun ciddi bir sıkıntı (kur krizi, ittifak içi çatırdama, patlayan enflasyon, milli güvenlik krizi vs.) yaşanmadığı sürece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli liderliğindeki Cumhur İttifakı, 2023’den bile daha az çekişmeli geçmesi muhtemel bir seçim süreciyle bir dönem daha Türkiye’yi yönetecek. Uluslarası yatırım kuruluşları da büyük ölçüde benzer fikirde. FT, Bloomberg, HSBC gibi yatırım kuruluşları son 1-1,5 yıldır yaptıkları analizlerde Türkiye’de 2023 kadar yüksek bir seçim ekonomisi beklemediklerini belirtiyorlar. Ortak noktaları; Cumhur İttifakı’nın sandıkta zorlanacağı bir seçim olmama ihtimalinin yüksek olması.

    Yazımı kapatırken bütün İslam Aleminin mübarek Ramazan Bayramını tebrik eder; Allah’dan barış ve afiyet dilerim.

  • İlber Hoca’nın Ardından / Tolga AKPINAR

    İlber Hoca’nın Ardından / Tolga AKPINAR

    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.’’ Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği bu hakikat tarihin ne kadar önemli bir bilim olduğunu, tarihçiliğin de Türkiye gibi derin tarihe sahip ülkelerde ne kadar kutsal bir meslek sayılması gerektiğini hatırlatıyor. Türkiye’de tarihe dair çarpıtma ve hurafeler anlaşılmaz seviyelerde alıcı bulurken, tarihin hakikatlerini akademik kanıtlarla haykıran alimler kutup yıldızı gibi önümüzü aydınlatıyor.

    15 Temmuz 2016’da yaşanan hain darbe girişiminin acılarını daha yeni yeni sarmaya başladığımız günlerdi… 25 Temmuz 2016’da acı bir haber aldık. Tarihçiliğin kutbu, büyük bilim insanı Halil İnalcık aramızdan ayrıldı. Hayatını Türk Tarihine adayan Halil Hoca’nın kaybı aslında altın dönemini yaşayan Türk Tarihçiliği adına sonbaharın gelmesiydi. Halil Hoca sayısız eser bıraktığı gibi, İlber Ortaylı gibi alimlerin yetişmesine de vesile olmuştu. Ne yazık ki büyük bir alimimizi yitirmiştik; fakat en azından tutunabileceğimiz İlber Hocamız vardı. Hocası Halil İnalcık’ın vefatından tam 10 sene sonra ne yazık ki İlber Hocamızı kaybettik. 10 yıl arayla iki büyük hocasını kaybeden Türk Tarihçiliği için üzücü bir süreç; ama en çok da büyük alimini yitiren Türk Milleti için yas zamanı…

    İlber Ortaylı neden bu kadar mühim bir isim? Aslında çok basit bir sebebi var. İlber Hoca üstün akademik çalışmalarının yanında kişiliği, nüktedanlığı, konuşma tarzı, Türkiye’de belki de sadece O’na yakışan ‘’saçma şeylere tahammülsüzleşen’’ sürat ifadesi ve özellikle 2010’larda interneti kavuran ‘’cahilsin’’ capsleri derken Türk Tarihini geniş toplumsal kitlelere sevdiren ve okutan insandır. Eskiden MEB’in müfredat dilinin de etkisiyle ‘’sıkıcı ve yorucu bir uğraş’’ gibi görünen tarih İlber Hoca sayesinde ilgi uyandıran, güler yüzlü ve popüler bir bilim haline geldi. İlber Hoca’nın konuk olduğu ve Murat Bardakçı’nın sunduğu Tarihin Arka Odası programında sabaha kadar süren tarih konuşmaları hala izlenme rekorları kırıyor. Günümüzde tarih kitapları en çok satanlarda tepeden inmiyorsa bunda İlber Hoca’nın kişiliği ve toplumda kapladığı yerin önemi her şeyden fazladır. Yine altı özellikle çizilmesi gereken bir husus var; İlber Hoca ve Halil Hoca Türkiye’de yaratılan yapay ‘’Osmanlı – Cumhuriyet’’ kavgasını bitirenlerin başında gelir. Türkiye’de öyle dönemler yaşandı ki Osmanlı’yı savunmak cumhuriyet karşıtlığı, cumhuriyeti sevmekse Osmanlı düşmanlığı gibi iki saçma sapan kutup oluştu. İlber Hoca’nın deyimiyle ‘’Kasaba’’ kafasından çıkan bu garip kutuplara ilk darbeyi Tarihçiliğin Kutbu Halil İnalcık vurdu. Hayatını Osmanlı Tarihine adayan Halil Hoca, Atatürk’ü bizzat görmüş ve o gün hatırlatılınca gözyaşlarını tutamayacak kadar büyük bir Atatürk sevdalısıydı. Öğrencisi İlber Ortaylı da aynı ekolü kararlılıkla sürdürmüş ve toplumumuza ‘’Devlet ebed müddet’’ felsefesini hatırlatarak Osmanlı’nın da Türkiye’nin de aslında bayrağına kadar aynı devlet olduğunu hatırlatmıştır. İlber Hoca’nın ‘’Osmanlı Türklerin İmparatorluğuydu, Türkiye de Türklerin Cumhuriyeti’’ sözünün yarattığı özgüveni hafife alamayız. Türkiye bugün küresel siyasette ‘’Ben de varım!’’ diye gür sesle konuşuyor ve savunma sanayisinden, sosyo kültürel etki alanına gözardı edilemiyorsa; milletimizin cihana hükmeden bir imparatorluğun mirasçısı olduğunu benimsemesinden doğan özgüvenli düşünmenin etkisiyledir.

    İlber Hocayı sadece ‘’tarihçi’’ olarak görmek hafif kalır, hoca aynı zamanda büyük bir entelektüeldi. Hayata dair, insanlığa dair, yerel ve küresel politikaya dair hatta ‘’hayat nedir ve nasıl yaşanmalıdır?’’ konularına dair kendine özgü ve önemli fikirleri olan çok yönlü bir isimdi İlber Hoca. Yakın dostu olan gazeteci Fatih Altaylı’nın ifadesiyle “Bilgisinden insanları faydalandırmak için her yere giden” bir insandı.

    İlber Hoca’nın cenazesi 16 Mart Pazartesi günü, Halil İnalcık’ın da mezarının bulunduğu Fatih Cami’ne defnedilecek. Türk Tarihinin iki büyük alimi, Osmanlı’nın İmparatorluk safhasının kurucusu Fatih Sultan Mehmet’in yanı başında ebedi uykularını sürdürecekler. Kendileri artık bedenen aramızda olmasalar da yarattıkları tarih bilinci, akademik çalışmaları ve yetiştirdikleri nesiller bu toprakları aydınlatmaya devam edecek. İnsan ömrünü “Hayat kısa. Hayat sizi beklemez, siz de hayatı bekletemezsiniz.” diye özetleyen İlber Hocaya Allah’dan rahmet yakınları ve aziz milletimize tekrar baş sağlığı diliyoruz.

  • Külliye’nin Duvarındaki Tablo / Tolga AKPINAR

    Bilindiği üzere büyükelçilerin görevli gittikleri ülkelerin yöneticilerine güven mektubu vermeleri diplomatik bir gelenektir. Türkiye’ye kendi ülkelerini temsilen gelen büyükelçiler de güven mektuplarını şahsında Türkiye’yi temsil eden Cumhurbaşkanına sunar. Bu törene yeni hükümet sistemiyle beraber Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ev sahipliği yapıyor. Ve önemli bir detay dikkatlerden kaçmıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın büyükelçileri karşıladığı alanda asılı olan bir tablo, Dünya’ya şık, diplomatik ve sade bir mesajı sembollerle iletiyor: Türkiye artık Eski Türkiye değil!

    Arkada görünen eser Osmanlı Saray Ressamlarından Kapıdağlı Konstantin’e (17.YY-18.YY) ait olan ”III. Selim’in Cülus Töreni”(1789) isimli tablo. Tabloda Padişah III. Selim’in Topkapı Sarayı Babüssaade (Saadet Kapısı) önüne konan tahtında devlet erkanını kabulünü görüyoruz. Cumhurbaşkanı, padişahın kabul töreni tablosu önünde yabancı elçileri kabul ediyor. Bahse konu mesaj daha ilk adımda muhataplara iletiliyor.

    Özellikle 2010’ların ortalarına kadar Türkiye’nin dış siyasette tek gündemi vardı; Avrupa Birliğine üye olmak ve Avrupalılığını kanıtlamak. Bu yolda da ne yazık ki Osmanlı’yı ”redd-i miras etmek”, modernleşmenin temel şartı haline gelmişti. ”Osmanlı ile alakamız kalmadı.” mesajını ne kadar güçlü verirsek, o kadar ”modern” görüneceğine inanan bir anlayış Türkiye’de hakimdi. Bu garip psikolojinin en trajik tarafı Dünya’da bizden başka kimse böyle bir düşünceye sahip değilken, siyasi çıkarları dolayısıyla korkularımızı bize karşı kullanmalarıydı. Türkiye ne zaman çıkarları doğrultusunda bir hamle yapmaya niyetlense, özgüvenini kazanmaya çalışsa veya kendi yolunu çizmeye niyetlense hep aynı uyarı benzer kalıp cümlelerle geliyordu ”Ekseniniz kayıyor, Avrupa’dan uzaklaşıyorsunuz, Cumhuriyet sarsılıyor, Osmanlı gibi davranıyorsunuz vs.”. Bu düşük tonlu psikolojik şiddet bile Türkiye’nin özgüvenini kırmaya yetiyordu. Daha da üzücü tarafı Türkiye’yi kendini tek kıtaya kabulle kısıtlayan bu düşüncenin Atatürk ya da Osmanlı’dan bu yana gelen modernleşme tarihimizle de tutarlı bir yönü yoktu. Atatürk, Kurtuluş Savaşı döneminde Doğu ve Batı arasında denge politikasını ustaca götürmüş, II. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri gelmeye başlayınca batı komşularımızla Balkan Paktını yaptığı gibi doğuda da Sadabat Paktı’nı hayata geçirmiştir. Sümerbank’ı Doğu da dahil bir çok ülkeye savaş durumunda ihracat yapabilecek bir seviyeye getirme arzusu kayıtlara geçmiştir. Yine Afgan Kralı Emanullah Han başta olmak üzere bir çok liderle şahsi ilişkilerini geliştirmişti. Abdulhamid Han’dan Gazi Mustafa Kemal’e zor dönemlerde Türkiye’yi idare eden liderler dış politikada Türkiye’yi asla tek düzeliğe kısıtlamamıştı.

    İşte 2020’ler Türkiyesinde Cumhurbaşkanlığı duvarına asılan bir tablo bazı zincirlerin kırılması hususunda çok şey anlatıyor. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı artık yabancı elçileri bizzat Osmanlı Padişahı’nın cülus ve kabul töreni tablosu önünde kabul ediyor. Türkiye kendi hikayesini Dünya’ya ”Osmanlı da Türkiye de Türk Milletinin devletleridir, hatta ‘Devlette devamlılık esastır.’ ilkesine dayanarak aynı kadim devlettir.” diye büyükelçiler üzerinden gururla anlatıyor. Bu asla küçümsenebilecek bir mesaj değil, ki küresel siyaset de bunun farkında. Artık kendi bağımsız politikalarını yapan, Karabağ’da Azerbaycan’ı destekleyen, Libya’da rol alan, Afrika’da üsler açan, kendi milli silah sanayini ihraç edecek şekilde güçlendiren, Ukrayna’dan Suriye’ye kendi çıkarlarını Avrupa’ya sormadan önceleyen, Rusya, ABD, Uzak Asya vs. ile Avrupa’dan bağımsız ilişkiler kurabilen; kısacası özüyle yani tarihiyle barışmış ve olması gerektiği gibi gururla bakan, özgüvenli bir Türkiye var. Küresel siyasette eski usül “psikolojik şiddettin” özgüvenli Türkiye’ye işlemediğini görüp afallayan aktörler de yavaş yavaş bunu kabullenip yeni politikalar geliştirme noktasına gelmeye başladılar.

    Siyasette tesadüf olmaz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şubat 2026’da “Uluslarası siyasette Türkiye rüzgarı esiyor” diyerek özetlediği bu dönem de tesadüflerle değil hem bizde hem Dünya’da yaşanan köklü değişimlerin sonucu. Artık yeni bir Dünya’da yaşıyoruz ve Türkiye ezbere kalıplara sığdırılıp oyun dışına itilebilecek bir aktör olmanın ötesine geçeli çok oldu. Anlayan kazanır, anlamayan kaybeder…

    Tolga AKPINAR

  • Venezuela’da Kurulan Hristiyan Devlet

    Son zamanların önemli konularından biri olan VENEZUELLA hızla unutturulmaya başladi.Çünkü burada SOSYALİST bir düzen varken çaktirmadan HİRİSTİYAN BİR DEVLET kuruldu.Şimdi bunu biraz inceleyelim….
    Venezuela’nın dini yapısı, Latin Amerika’nın genelinde olduğu gibi Katolik Hristiyanlık etrafında şekillenmiştir. Ancak ülkede hem geleneksel tarikatlar hem de son yıllarda yükselişe geçen yeni dini hareketler ve cemaatler oldukça etkilidir.
    Venezuela’daki dini yapı ve etkili grupları şu başlıklar altında toplayabiliriz:
    1.⁠ ⁠Katolik Tarikatları ve Cemaatleri
    Nüfusun yaklaşık %70-80’i kendisini Katolik olarak tanımlar. Katolik Kilisesi, özellikle eğitim ve sosyal yardım alanında çok güçlüdür.

    • Cizvitler (Jesuits): Ülkedeki en etkili gruplardan biridir. Özellikle eğitim kurumları (UCAB Üniversitesi gibi) ve sosyal adalet projeleriyle tanınırlar.
    • Opus Dei: Siyasi ve ekonomik elitler arasında daha yaygın olan, muhafazakar bir yapıdır.
    • Salesianlar: Gençlik eğitimi ve teknik okullar konusunda uzmanlaşmışlardır.
      2.⁠ ⁠Yükselen Evanjelik ve Protestan Cemaatler
      Son yıllarda Venezuela’da Katoliklikten ayrılanların büyük çoğunluğu Evanjelik kiliselere yönelmiştir. Nüfusun %15-20’sini oluştururlar.
    • Pentekostallar: En hızlı büyüyen gruptur. Özellikle yoksul mahallelerde (barrios) yoğun bir sosyal ağa ve duygusal ibadet biçimlerine sahiptirler.
    • Yehova Şahitleri ve Mormonlar (LDS): Ülkede küçük ama oldukça disiplinli ve görünür topluluklardır.
      3.⁠ ⁠Senkretik İnanışlar ve “Halk Tarikatları”
      Venezuela’ya özgü, Afrika kökenli inanışlarla Hristiyanlığın karışımı olan yapılar toplumsal hayatta çok derindir.
    • Maria Lionza Kültü: Venezuela’nın yerli, Afrika ve Avrupa miraslarını birleştiren, devasa bir takipçi kitlesine sahip mistik bir harekettir. Siyasi liderlerden sıradan vatandaşa kadar geniş bir kesim tarafından ziyaret edilen ayinleri ve spiritüel merkezleri vardır.
    • Santería: Küba kökenli olsa da Venezuela’da çok yaygındır. “Babalawo” denilen ruhani liderler toplumda saygın bir yere sahiptir.
      4.⁠ ⁠İslam Cemaati
      Venezuela’da yaklaşık 100.000 civarında Müslüman yaşamaktadır. Çoğunluğu Lübnan, Suriye ve Filistin kökenlidir.
    • Şeyh İbrahim el-İbrahim Camii (Caracas): Latin Amerika’nın en büyük ikinci camisidir ve cemaatin merkezidir.
    • Margarita Adası: Ülkedeki Müslüman nüfusun ve ticari etkinliğin en yoğun olduğu bölgelerden biridir. Sünni ve Şii cemaatler barış içinde bir arada yaşamaktadır.
      5.⁠ ⁠Siyasi Etki
      Venezuela’da dini gruplar sadece inanç sistemi değil, aynı zamanda siyasi birer aktördür.
    • Katolik Kilisesi (CEV): Genellikle hükümete (Chavista yönetimi) muhalif bir duruş sergiler.
    • Evanjelik Gruplar: Hükümetle daha pragmatik ilişkiler kurabilmektedirler; bazı Evanjelik liderler siyasi partiler kurarak parlamentoda temsil edilmiştir.
      Venezuela’da dini yapıların siyasi olaylar üzerindeki etkisi, özellikle son yıllarda yaşanan gerilimlerde oldukça belirgin hale gelmiştir. Ocak 2026 itibarıyla yaşanan güncel gelişmeler (Maduro’nun ABD tarafından bir operasyonla alınması iddiası/olayı bağlamında) dini grupların rolünü şu şekilde analiz edebiliriz:
      1.⁠ ⁠Evanjelik Gruplar: İkiye Bölünmüş Bir Destek
      Evanjelik cemaatler, bu süreçte en aktif ve en tartışmalı rolü üstlenen kesim olmuştur.
    • ABD Destekçisi Kanat: Özellikle ABD’de yaşayan Venezuela kökenli Evanjelik liderler ve Trump yönetimine yakın olan Evanjelik danışmanlar, Maduro’nun görevden alınmasını “ilahi bir müdahale” ve “özgürleşme” olarak nitelendirmişlerdir. Bu gruplar, ABD’deki siyasi lobicilik faaliyetleriyle operasyonun zeminini hazırlayan kamuoyu desteğini sağlamıştır.
    • Maduro Destekçisi Kanat: Venezuela içindeki bazı Evanjelik gruplar ise Maduro hükümetinden aldıkları sosyal yardımlar ve devlet destekli programlar (“İyi Çoban” programı gibi) nedeniyle hükümete sadık kalmıştır. Ancak bu destek, dış müdahale karşısında askeri veya siyasi bir direnç oluşturmaya yetmemiştir.
      2.⁠ ⁠Katolik Kilisesi: Kurumsal Muhalefet
      Katolik Kilisesi, Venezuela’da geleneksel olarak Maduro yönetimine en sert eleştirileri getiren kurumdur.
    • Meşruiyet Tartışması: Venezuela Piskoposlar Konferansı (CEV), yıllardır Maduro yönetimini “tiranlık” olarak adlandırmış ve halkı sivil itaatsizliğe çağırmıştır. Kilise, doğrudan bir askeri operasyonun içinde yer almasa da, Maduro’nun ulusal ve uluslararası meşruiyetini zayıflatarak dış müdahale için uygun bir sosyal iklim oluşturmuştur.
    • Vatikan’ın Tutumu: Papa ve Vatikan, olay sonrasında “insani endişe” ve “barış” çağrısı yapsa da, yerel piskoposların Maduro karşıtı tavrı halk üzerindeki etkisini korumuştur.
      3.⁠ ⁠”Halk Tarikatları” ve Manevi Koruma
      Venezuela siyasetinde sanılanın aksine mistik yapılar da önemli yer tutar.
    • Manevi Zırh İnanışı: Maduro ve selefi Chavez, Maria Lionza kültü ve Santería gibi yerel inançlara olan yakınlıklarıyla bilinirdi. Halk arasında, bu “tarikatların” liderleri manevi olarak koruduğuna dair güçlü bir inanış vardı. Maduro’nun yakalanması, bu grupların manevi korumasının “kırıldığı” veya “etkisiz kaldığı” şeklinde bir toplumsal algı yaratmıştır.
      4.⁠ ⁠Dini Grupların Rolünün Özeti
      | Grup | Rolü | Tutumu |
      |—|—|—|
      | Evanjelikler (ABD) | Siyasi Lobicilik | Operasyonu “Tanrı’nın zaferi” olarak gördüler. |
      | Katolik Kilisesi | Meşruiyet Kaybı | Hükümetin ahlaki ve hukuki zeminini sarstılar. |
      | Yerel Tarikatlar | Psikolojik Etki | Halkın bir kesiminde Maduro’nun “dokunulmaz” olduğu algısını yıktılar. |
      Sonuç olarak: Cemaat ve tarikatlar bu operasyonu bizzat “yapan” güçler değildir; ancak operasyonun hem sosyal meşruiyetini (Katolikler aracılığıyla) hem de siyasi motivasyonunu (ABD’deki Evanjelik lobisi aracılığıyla) sağlayan temel taşlar olmuşlardır.
      Venezuela’da dini yapıların siyasi olaylar üzerindeki etkisi, özellikle son yıllarda yaşanan gerilimlerde oldukça belirgin hale gelmiştir. Ocak 2026 itibarıyla yaşanan güncel gelişmeler (Maduro’nun ABD tarafından bir operasyonla alınması iddiası/olayı bağlamında) dini grupların rolünü şu şekilde analiz edebiliriz:
      1.⁠ ⁠Evanjelik Gruplar: İkiye Bölünmüş Bir Destek
      Evanjelik cemaatler, bu süreçte en aktif ve en tartışmalı rolü üstlenen kesim olmuştur.
    • ABD Destekçisi Kanat: Özellikle ABD’de yaşayan Venezuela kökenli Evanjelik liderler ve Trump yönetimine yakın olan Evanjelik danışmanlar, Maduro’nun görevden alınmasını “ilahi bir müdahale” ve “özgürleşme” olarak nitelendirmişlerdir. Bu gruplar, ABD’deki siyasi lobicilik faaliyetleriyle operasyonun zeminini hazırlayan kamuoyu desteğini sağlamıştır.
    • Maduro Destekçisi Kanat: Venezuela içindeki bazı Evanjelik gruplar ise Maduro hükümetinden aldıkları sosyal yardımlar ve devlet destekli programlar (“İyi Çoban” programı gibi) nedeniyle hükümete sadık kalmıştır. Ancak bu destek, dış müdahale karşısında askeri veya siyasi bir direnç oluşturmaya yetmemiştir.
      2.⁠ ⁠Katolik Kilisesi: Kurumsal Muhalefet
      Katolik Kilisesi, Venezuela’da geleneksel olarak Maduro yönetimine en sert eleştirileri getiren kurumdur.
    • Meşruiyet Tartışması: Venezuela Piskoposlar Konferansı (CEV), yıllardır Maduro yönetimini “tiranlık” olarak adlandırmış ve halkı sivil itaatsizliğe çağırmıştır. Kilise, doğrudan bir askeri operasyonun içinde yer almasa da, Maduro’nun ulusal ve uluslararası meşruiyetini zayıflatarak dış müdahale için uygun bir sosyal iklim oluşturmuştur.
    • Vatikan’ın Tutumu: Papa ve Vatikan, olay sonrasında “insani endişe” ve “barış” çağrısı yapsa da, yerel piskoposların Maduro karşıtı tavrı halk üzerindeki etkisini korumuştur.
      3.⁠ ⁠”Halk Tarikatları” ve Manevi Koruma
      Venezuela siyasetinde sanılanın aksine mistik yapılar da önemli yer tutar.
    • Manevi Zırh İnanışı: Maduro ve selefi Chavez, Maria Lionza kültü ve Santería gibi yerel inançlara olan yakınlıklarıyla bilinirdi. Halk arasında, bu “tarikatların” liderleri manevi olarak koruduğuna dair güçlü bir inanış vardı. Maduro’nun yakalanması, bu grupların manevi korumasının “kırıldığı” veya “etkisiz kaldığı” şeklinde bir toplumsal algı yaratmıştır.
      4.⁠ ⁠Dini Grupların Rolünün Özeti
      | Grup | Rolü | Tutumu |
      |—|—|—|
      | Evanjelikler (ABD) | Siyasi Lobicilik | Operasyonu “Tanrı’nın zaferi” olarak gördüler. |
      | Katolik Kilisesi | Meşruiyet Kaybı | Hükümetin ahlaki ve hukuki zeminini sarstılar. |
      | Yerel Tarikatlar | Psikolojik Etki | Halkın bir kesiminde Maduro’nun “dokunulmaz” olduğu algısını yıktılar. |
      Sonuç olarak: Cemaat ve tarikatlar bu operasyonu bizzat “yapan” güçler değildir; ancak operasyonun hem sosyal meşruiyetini (Katolikler aracılığıyla) hem de siyasi motivasyonunu (ABD’deki Evanjelik lobisi aracılığıyla) sağlayan temel taşlar olmuşlardır.
      Venezuela’da dini yapıların siyasi olaylar üzerindeki etkisi, özellikle son yıllarda yaşanan gerilimlerde oldukça belirgin hale gelmiştir. Ocak 2026 itibarıyla yaşanan güncel gelişmeler (Maduro’nun ABD tarafından bir operasyonla alınması iddiası/olayı bağlamında) dini grupların rolünü şu şekilde analiz edebiliriz:
      1.⁠ ⁠Evanjelik Gruplar: İkiye Bölünmüş Bir Destek
      Evanjelik cemaatler, bu süreçte en aktif ve en tartışmalı rolü üstlenen kesim olmuştur.
    • ABD Destekçisi Kanat: Özellikle ABD’de yaşayan Venezuela kökenli Evanjelik liderler ve Trump yönetimine yakın olan Evanjelik danışmanlar, Maduro’nun görevden alınmasını “ilahi bir müdahale” ve “özgürleşme” olarak nitelendirmişlerdir. Bu gruplar, ABD’deki siyasi lobicilik faaliyetleriyle operasyonun zeminini hazırlayan kamuoyu desteğini sağlamıştır.
    • Maduro Destekçisi Kanat: Venezuela içindeki bazı Evanjelik gruplar ise Maduro hükümetinden aldıkları sosyal yardımlar ve devlet destekli programlar (“İyi Çoban” programı gibi) nedeniyle hükümete sadık kalmıştır. Ancak bu destek, dış müdahale karşısında askeri veya siyasi bir direnç oluşturmaya yetmemiştir.
      2.⁠ ⁠Katolik Kilisesi: Kurumsal Muhalefet
      Katolik Kilisesi, Venezuela’da geleneksel olarak Maduro yönetimine en sert eleştirileri getiren kurumdur.
    • Meşruiyet Tartışması: Venezuela Piskoposlar Konferansı (CEV), yıllardır Maduro yönetimini “tiranlık” olarak adlandırmış ve halkı sivil itaatsizliğe çağırmıştır. Kilise, doğrudan bir askeri operasyonun içinde yer almasa da, Maduro’nun ulusal ve uluslararası meşruiyetini zayıflatarak dış müdahale için uygun bir sosyal iklim oluşturmuştur.
    • Vatikan’ın Tutumu: Papa ve Vatikan, olay sonrasında “insani endişe” ve “barış” çağrısı yapsa da, yerel piskoposların Maduro karşıtı tavrı halk üzerindeki etkisini korumuştur.
      3.⁠ ⁠”Halk Tarikatları” ve Manevi Koruma
      Venezuela siyasetinde sanılanın aksine mistik yapılar da önemli yer tutar.
    • Manevi Zırh İnanışı: Maduro ve selefi Chavez, Maria Lionza kültü ve Santería gibi yerel inançlara olan yakınlıklarıyla bilinirdi. Halk arasında, bu “tarikatların” liderleri manevi olarak koruduğuna dair güçlü bir inanış vardı. Maduro’nun yakalanması, bu grupların manevi korumasının “kırıldığı” veya “etkisiz kaldığı” şeklinde bir toplumsal algı yaratmıştır.
      4.⁠ ⁠Dini Grupların Rolünün Özeti
      | Grup | Rolü | Tutumu |
      |—|—|—|
      | Evanjelikler (ABD) | Siyasi Lobicilik | Operasyonu “Tanrı’nın zaferi” olarak gördüler. |
      | Katolik Kilisesi | Meşruiyet Kaybı | Hükümetin ahlaki ve hukuki zeminini sarstılar. |
      | Yerel Tarikatlar | Psikolojik Etki | Halkın bir kesiminde Maduro’nun “dokunulmaz” olduğu algısını yıktılar. |
      Sonuç olarak: Cemaat ve tarikatlar bu operasyonu bizzat “yapan” güçler değildir; ancak operasyonun hem sosyal meşruiyetini (Katolikler aracılığıyla) hem de siyasi motivasyonunu (ABD’deki Evanjelik lobisi aracılığıyla) sağlayan temel taşlar olmuşlardır.
      Venezuela’nın mahallelerinde (barrios) ve ordu kışlalarında yaşananlar, bu değişimin en sancılı ve en derin kısmını oluşturuyor. Çünkü bu alanlar, yıllardır “Chavismo” ideolojisinin kalesi olarak biliniyordu.
      İşte bu yeni dönemdeki mahalle direnci ve ordu içi “dini-askeri” dengeler:
      1.⁠ ⁠Mahallelerdeki (Barrios) Direnç ve Dönüşüm
      Venezuela’nın yoksul mahallelerinde Maduro’nun gidişi sonrası büyük bir psikolojik savaş yaşanıyor:
    • “Kızıl” Mahallelerde Dini Yarılma: Geleneksel olarak solcu ve devrimci olan bu mahallelerde, diaspora destekli kiliseler (özellikle Evanjelikler) ile eski rejime bağlı yerel milisler (colectivos) karşı karşıya gelmiş durumda. Bir yanda “hizmet ve gıda” getiren kilise, diğer yanda “ideolojik sadakat” isteyen silahlı gruplar var.
    • Kurtarıcı Algısı: Diaspora fonlarıyla gelen yardımlar, ideolojiyi hızla eritiyor. Mahallelerde “Maduro bizi aç bıraktı, ama kilise ve dış dünya bize bakıyor” söylemi, eski direnci büyük oranda kırmış durumda.
    • Mistik Direniş: Bazı mahallelerde Maria Lionza ve Santería takipçileri, Maduro’nun gidişini bir “ihanet” olarak görüp, bu yeni muhafazakar dalgaya (özellikle Evanjelik baskısına) karşı kendi kültürel kimliklerini koruma amaçlı yeraltı örgütlenmelerine giriyorlar.
      2.⁠ ⁠Ordu İçindeki “Dindar Subaylar” Dengesi
      Venezuela ordusu (FANB) sadece silahlı bir güç değil, aynı zamanda manevi katmanları olan bir yapıdır:
    • Katolik Kurumsallığı: Ordunun üst kademelerinde geleneksel Katolik bağları her zaman güçlüydü. Bu subaylar, operasyon sonrası Kilise’nin “barış ve geçiş” çağrısına uyarak yeni yönetime eklemlenmeyi tercih ettiler. Onlar için Kilise, ordunun onurunu koruyacak bir “liman” işlevi görüyor.
    • “Görünmez” Evanjelik Subaylar: Alt ve orta rütbeli subaylar arasında son 10 yılda gizli bir Evanjelik büyüme yaşandı. Bu subaylar, Maduro döneminde inançlarını saklamak zorunda kalıyorlardı (çünkü rejim bu grupları “ABD ajanı” olarak görebiliyordu). Şimdi bu subaylar, yeni yönetimde daha görünür hale gelerek ordunun içinde “ahlaki temizlik” ve “disiplin” odaklı bir blok oluşturuyorlar.
    • Santería ve “Vudu” Tasfiyesi: Ordu içinde Maduro ve Chavez döneminde çok yaygın olan Küba kökenli Santería ritüelleri ve “ruhsal danışmanlar”, yeni dönemde ordudan tasfiye ediliyor. Yeni askeri doktrin, mistik ritüeller yerine daha “Batılı ve profesyonel” (ancak dindar) bir asker profilini önceliyor.
      3.⁠ ⁠Yeni Dönemin Sosyal Riski: “Dini Çatışma”
      Venezuela daha önce din eksenli bir iç çatışma yaşamamış bir ülkeydi. Ancak şimdi:
    • Kültürel Müdahale: ABD’den gelen fonların sadece gıda değil, “kültürel değişim” dayatması (örneğin yerel inanışların bastırılması), mahallelerdeki yerel kimlikleri kışkırtabilir.
    • İntikam Korkusu: Eski rejimin destekçisi olan dini liderlerin (bazı radikal Katolik rahipler veya Santería babalawo’ları) hedef alınması, mahallelerdeki gerilimi “inanç savaşına” dönüştürme riski taşıyor.
      Özetle:
      Ordu, kurumsal Katoliklik ve yükselen Evanjelizm arasında bir denge kurarak ayakta kalmaya çalışırken; mahalleler, ekmek (kilise yardımı) ile kimlik (eski devrimci inanışlar) arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılıyor.
      Bu sürecin sonunda, Venezuela’nın anayasasına “laiklik” yerine “Tanrı’ya atıfta bulunan” daha dindar maddelerin girip girmeyeceği belirliyor.
      ( Yazının devamı gelecek)

    Ercan AKPINAR

  • OSMANLI’DA İDAM EDİLEN ŞEYHÜLİSLAMLAR… / Ercan AKPINAR

    Herkese öncelikle merhabalar, uzun zamandır yazılarıma ara vermiştim; fakat kendi kurduğumuz Kenara Notlar isimli sitemizde yeniden yazmaya başlıyorum.

    Yazılarıma son dönemlerin gündem olan tartışmalarından biri ile başlayalım. Osmanlı İmparatorluğunda idam edilen Şeyhülislamlar… Osmanlı İmparatorluğu’nda ulema sınıfının (ilmiye) en üst makamı olan şeyhülislamlık, normal şartlarda dokunulmazlığı olan bir makamdı. Osmanlı hukukuna göre bir alimin katledilmesi büyük bir tabu sayılsa da, siyasi çatışmalar ve merkezi otoritenin sarsıldığı dönemlerde bu kural delinmiştir.
    Osmanlı tarihinde padişah fermanı ile idam edilen toplam 3 şeyhülislam bulunmaktadır. İşte bu isimler ve trajik sonları:

    1. Ahîzâde Hüseyin Efendi (1634)
      Osmanlı tarihinde idam edilen ilk şeyhülislamdır.
    • Dönemi: IV. Murad
    • Sebebi: IV. Murad’ın Bursa seyahati sırasında yolsuzlukları nedeniyle bir kadıyı idam ettirmesine tepki göstermesi ve İstanbul’da padişah aleyhine bazı siyasi faaliyetlere karıştığı iddiasıdır.
    • Sonu: IV. Murad, kendisinden habersiz iş çevrildiğini duyunca İstanbul’a dönmüş ve Ahîzâde’yi Kıbrıs’a sürgüne gönderdiğini söyleyerek gemiye bindirmiştir. Ancak gemi henüz kıyıdan ayrılmadan, gizli bir emirle sahile yakın bir yerde boğdurulmuş ve kumsala gömülmüştür.
    1. Hocazâde Mesud Efendi (1656)
      Siyasi çekişmelere en çok dahil olan şeyhülislamlardan biridir.
    • Dönemi: IV. Mehmed
    • Sebebi: Padişahı tahttan indirip yerine Şehzade Süleyman’ı geçirmek için bir darbe planına karıştığı iddiasıyla suçlanmıştır.
    • Sonu: Görevden alındıktan sonra Bursa’ya sürülmüş, ancak yolda iken siyaseten katline karar verilmiş ve Bursa yakınlarında idam edilmiştir.
    1. Seyyid Feyzullah Efendi (1703)
      Osmanlı tarihinin belki de en dramatik ve feci sonla biten şeyhülislam idamıdır.
    • Dönemi: II. Mustafa
    • Sebebi: Padişahın hocası olması nedeniyle devlet işlerine aşırı müdahale etmesi, kendi ailesini (oğullarını ve akrabalarını) en yüksek makamlara getirmesi ve ilmiye sınıfını yozlaştırması büyük bir öfkeye yol açmıştır.
    • Sonu: “Edirne Vakası” olarak bilinen büyük bir isyan sonucunda asiler tarafından ele geçirilmiş, işkence edilmiş ve bir beygirin arkasına bağlanarak sürüklenmiştir. Sonrasında öldürülüp cesedi nehre atılmıştır. Bu olay doğrudan padişahın emriyle değil, kontrolden çıkan bir halk ve asker ayaklanmasıyla gerçekleşmiştir ancak padişahın onu koruyamaması da siyasi bir sonuçtur.
      Diğer Dikkat Çeken Durumlar
    • Kaptan-ı Derya ve Vezirler: Birçok devlet adamı idam edilmiştir ancak “Şeyhülislam” unvanını taşıyanların sayısı, makamın kutsiyeti gereği sadece bu 3 isimle sınırlı kalmıştır.
    • Milli Mücadele Dönemi: Son dönemde Şeyhülislam Dürrizade Abdullah gibi isimler Ankara hükümeti tarafından “vatan haini” ilan edilse de, fiziksel bir idam Osmanlı devleti nezdinde gerçekleşmemiştir.
      Bu şeyhülislamların idam edilme süreçleri, Osmanlı’daki “Siyaseten Katl” (devletin bekası için verilen ölüm cezası) kavramının ulema sınıfına kadar uzandığını gösteren nadir ve sarsıcı örneklerdir.
      (Makalemizin devamı bir sonraki yazıda)